Lütfiye Ezgi Kırca

Bağlama & Ses Sanatçısı

Tüm Yazılar

Âşıklık Geleneği: Sazın ve Sözün Yüzyıllık Yolculuğu

5 dk okuma

Âşık kimdir, âşıklık geleneği nasıl doğmuştur? Ozandan âşığa, kopuzdan bağlamaya uzanan bu kadim geleneğin kökenlerini ve bugüne taşıdığı mirası anlatıyorum.

Âşıklık Geleneği: Sazın ve Sözün Yüzyıllık Yolculuğu

Elime bağlamayı her aldığımda, tellerine her dokunduğumda aslında yüzyılların sesini taşıdığımı hissediyorum. Bugün sizinle, benim de bir parçası olduğum bu kadim geleneği — âşıklık geleneğini — konuşmak istiyorum. Akademik metinlerde sıkça karşılaştığımız bu kavramı, kendi penceremden, bir bağlama ve ses sanatçısının gözünden anlatmaya çalışacağım.

Âşık Kimdir?

Âşık dendiğinde aklınıza ne gelir? Belki elinde sazıyla diyar diyar dolaşan bir gezgin, belki de düğünlerde türkü söyleyen bir sanatçı. Aslında ikisi de doğru, ama âşık bunlardan çok daha fazlası.

Âşık; sazıyla (telden), sesiyle (dilden), doğaçlama yoluyla ya da kalemiyle şiir söyleyen, bazen bunların hepsini birden yapabilen bir halk sanatçısıdır. Bu söyleme biçimine "âşıklık" ya da "âşıklama", âşıkları yönlendiren kurallar bütününe ise "âşıklık geleneği" deniyor.

Peki bu güzel sözcük nereden geliyor? "Âşık" sözcüğü, Türkçe "ışık" ve Arapça "seven, gönül" anlamlarını bir arada taşıyor. Veled Çelebi'ye göre "ışk" ve "âşık" kelimeleri doğrudan Türkçe "ışık" sözcüğünden türemiş. Çankırılı Ahmet Talat ise âşığı çok güzel tanımlıyor: "Yüreği aşk ile yanan, kalbi muhabbetle nurlanan kimse." Bence bu tanım, sazını eline alıp bir türkü söylemeye başlayan herkesin kalbinde olan şeyi anlatıyor.

Bu terim sadece Anadolu'ya özgü de değil. Diğer Türk lehçelerinde de karşımıza çıkıyor; özellikle Azerbaycan sahasında oldukça yaygın bir kullanımı var.

Ozandan Âşığa: Büyük Dönüşüm

Âşıklık geleneğini anlayabilmek için biraz geriye, göçebe Türk toplumunun sanatçı tipine bakmamız gerekiyor. Göçebe dönemde ozanlar vardı. Kopuz eşliğinde destanlar söyleyen bu Oğuz halk şairleri, toplumun belleğiydi. Epik şiir, göçebe toplumun ürünüydü.

Ancak göçebenin yerleşik hayata geçmesiyle birlikte her şey değişti. İnsanlar artık ev, tarla ve toprak sahibi oluyordu. Savaş bir geçim aracı olmaktan çıktı; yerleşik hayat barış istiyordu. İlhan Başgöz'ün çok güzel ifade ettiği gibi, göçebe toplumda topluluktan ayrılmayan birey, artık kendi kişiliğini geliştirmeye başlıyordu. Bu köklü kültürel değişimle birlikte epik şiir kaybolurken, âşık şiiri ortaya çıktı.

  1. yüzyılda, Selçuklulardan sonra Anadolu'da âşık tipi belirginleşti. Bu dönem, Türk milletinin refah içinde olduğu, büyük bir kültür birikiminin yaşandığı bir zamandı. Yeni coğrafyada, yeni bir kültür dairesinde değişen beğenilerle ozan yavaş yavaş gözden düştü. İslamî öze bağlı âşık tipi, eski kültürün temsilcisi ozanın yerini aldı.

Burada çok önemli bir ayrıntı var: 13. yüzyıldan itibaren mutasavvıf şairler, kopuz eşliğinde destan söyleyen ozanlardan kendilerini ayırmak ve ilham kaynaklarının kutsallığını göstermek için "âşık" adını kullanmaya başladılar. Çünkü "ozan" kelimesi zamanla aşağılayıcı bir anlam yüklenmeye başlamıştı. Dinî-tasavvufî halk şairleri, dünyevi konuları işleyenlere verilen "şair" unvanını da kabul etmiyordu. İşte bu yüzden kendi şiirlerine "ilahi, nefes, deme, deyiş" gibi adlar verdiler. Hak âşıkları ise kendilerini diğer âşıklardan ayırmak için mahlaslarının başına "Kul, Abdal, Budala, Pir, Sultan, Emre" gibi isimler eklediler.

Âşığın Sahnesi: Kahvehaneden Saraya

Âşıklık geleneğinin beni en çok etkileyen yanı, âşığın halkın içinde, halkla birlikte var olması. Âşıklar kervansaraylarda, panayırlarda, konaklarda, kışlalarda, saraylarda, kahvehanelerde; kırsal yörelerde köy odalarında, düğünlerde, toplantılarda ve derneklerde hem usta malı hem de doğaçlama şiirler söylemişler.

Âşık tipi, Allah'la mistik birlik arayan tekke âşığından da, dans ve müzik eşliğinde ritüeller gerçekleştiren yarı sihirbaz şaman-ozan tipinden de farklıdır. Başgöz'ün deyişiyle âşık, kutsal olmayan yerlerde halkı eğlendirmekle görevli, bir güzele bağlılık gibi dünyevi konuları işleyen bir sanatçı tipidir. Ama bunu yaparken Orta Asya'dan gelen derin bir kültürel mirası da sırtında taşır. Âşığın olağanüstü güçlerle donatılması, "bade içme" törenleri gibi motifler, bizi ta Orta Asya inanç sistemlerine kadar götürür.

Sazını eline alan âşık, uğradığı köy, kasaba ve şehirlerde kalır; o yörenin âşıklarıyla tanışır, halk huzurunda çalar söylerdi. Rakipleri varsa atışır, gezerek kendini tanıtır, eserlerini yayardı. "Sazı elinde, sözü dilinde" — halk, âşığı böyle tanımlardı. Bazı âşıkların ünü Bağdat'tan Tuna kıyılarına kadar yayılmıştı.

Bir Gelenek Nasıl Şekillenir?

Âşıklığın belli kurallara ve kabullere göre oluşması kaçınılmazdı. 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar âşıklığın temel ölçüleri netleşti. Bu ölçülere göre âşık toplantıları düzenlendi, fasıllar yapıldı, karşılaşmalar gerçekleştirildi. Bir âşığı belirlemek için araştırmacılar şu kriterlere bakarlar: doğaçlama söyleme yeteneği var mı, saz çalabiliyor mu, atışma yapabiliyor mu, bade içmiş mi?

Bu edebiyatın sınırları konusunda farklı görüşler de mevcut. Hikmet Dizdaroğlu'na göre halk şairiyle saz şairi aynıdır ve ozanlık geleneği sonrası ortaya konulan tüm manzum eserler halk şiiri kapsamındadır. Vasfi Mahir Kocatürk ise âşık edebiyatı tarzında oluşan tüm eserleri "saz şiiri" olarak kabul eder; şiirlerin sazla çalınması şartını aramaz. Köprülü "âşık tarzı" terimini kullanarak bu edebiyatı belli kurallara, kalıplara bağlı, zengin bir edebiyat olarak tanımlarken, Boratav âşık şiiri teriminin içine din ve tarikat konularını işlemiş âşıkların girmemesi gerektiğini savunur.

Âşık: Hem Yaratıcı, Hem Köprü

İşte beni en çok etkileyen nokta burası. Âşık hem yaratıcı bir sanatçı hem de bir icracıdır. Kendi düzdüğü şiiri ve türküyü söylerken, aynı zamanda çağdaşlarından ve eski âşıklardan aldığı geleneği gelecek kuşaklara aktarma görevini de üstlenir.

Âşık, sanatçı kişiliği ve adıyla ortaya çıkacak kadar gelişmiş, kendi yarattığı şiire kendi adını — mahlasını — verecek dereceye gelmiştir. Artık çevresi âşıktan yeni türküler, yeni şiirler bekler. Âşık edebiyatı, 17. yüzyılda yetiştirdiği büyük isimlerle Türk insanının şiir anlayışına ve zevkine yön vermiş, 19. yüzyılda zirveye ulaşarak klasikleşmiştir. Türk halk edebiyatının en canlı ve yaygın bölümünü meydana getirmiştir.

Bu edebiyatta musikinin yeri tartışılmaz. Her toplumda sanat yaratma çağlarında şiir, müzikle birlikte anlatılmıştır. Âşıklar, kendilerinden önce var olan beste ve musiki üsluplarında bazen yeni makamlar oluşturmuş, bazen de eski usul ve gelenekleri aynen sürdürmüşlerdir.


Ben bağlamayı elime aldığımda, bir türkü söylemeye başladığımda, aslında yüzyılların bu köklü geleneğinin bir halkası olduğumu biliyorum. Ozandan âşığa, kopuzdan bağlamaya uzanan bu yolda her nota, her söz bir öncekinin mirasını taşıyor. Bugün konser sahnesinde ya da ders verirken hissettiğim sorumluluk, işte bu geleneğin bana yüklediği güzel bir yük.

Bu konuyu ilerleyen yazılarımda daha da derinleştireceğim. Âşıklık geleneğinin kolları, bade içme motifi, âşık kahvehaneleri ve çok daha fazlası... Sazın ve sözün yolculuğu devam ediyor.

Paylaş

WhatsAppX